
TEVAZU ÜZERİNE
Fizik kuralları gereği, bir cisim ne kadar yüksekten düşerse uğrayacağı tahribat ve hissettireceği acı da o kadar büyük olur. Bir kilogramlık bir kütlenin bir metreden düşmesiyle yüz metreden düşmesi arasında tahribat yönünden fark vardır.
İnsan hayatında da bu durum farksızdır; gerek dünyevi makam ve mevki sahibi olanlar, gerekse manevi mertebelere ulaşanlar için yüksekten düşüş daima ağır ve acılı olur. Bulunduğu konumdan aşağı kayan insan, çoğu zaman düştüğü yerin de gerisine sürüklenir.
Kemalat yolculuğunda da aynı hâl geçerlidir. Hiç kimse ulaştığı makamda sonsuza dek kalacağını sanmamalı, "Ben artık oldum" kibrine kapılmamalıdır. Zira bu insan için en büyük hüsrandır.
Kazanılan mertebeleri kalıcı kılacak tek duygu alçakgönüllülük ve tevazudur. Nitekim peygamberler, ermişler ve irfan sahipleri, makamları yükseldikçe tevazularını daha da derinleştirmişlerdir. Çünkü insan, Hakk katındaki değeri arttıkça kendi varlığının ne kadar aciz olduğunu anlar. Yüce Allah'ın sonsuz varlığı ve hazineleri yanında, kendi varlığının ve sözünün hiçbir hükmünün olmadığını görür. Kendindeki güzelliğin, yalnızca O'nun nurundan yansıyan küçücük bir şuleden ibaret olduğunu fark eder.
Hakiki makam, Allah'a olan yakınlık nispetiyle ölçülür. Allah'a yakınlaşan bir kulun yüreğinde kibrin izi kalmaz. Tıpkı güneşe yaklaşan bir maddenin onun hararetinde eriyip gitmesi gibi; insan da Yaratıcı'sının ilmi, kudreti ve güzelliği karşısında erir gider.
Bu mana yolculuğunda insanoğlunun en büyük sığınağı, aldanma ve gafletten Allah'a sığınmaktır. Tam bir teslimiyete ermeyen, benlik ve kibirdemn kurtulamayan her ruhun, her an ayağı kaymaya müsaittir. Tarih, benliğine yenik düşüp zelil olan nice alimler ve aşıklık tahtından düşüp kaybolan nice aşıklarla doludur.
Yunus Emre'mizin "Bana seni gerek seni" diyerek gösterdiği tevazuyu gösterebilenler ise, hem kulların gönlünde hem de Yüce Allah'ın katında daima muhabbet ve hürmetle anılırlar.
